Ey gönül !!!


''Anlatarak dile düşen mi anlatmayıp yürek deşen mi?''

(bazen bir tren istasyonunda, bazen bir iskele başında, bazen bir deniz fenerine yaslanmış halde, bir vapurda ya da bir limanda el sallayanlara bakarak, ağlayanların gözyaşlarının yansımasından kaçarak, 'gelen yolcu' terminallerinde sarılan aşıkların dibinde, he bir de hava alanlarının dumanlı saha bölgesinde bir peçeteye karalanmış iki satırdan fazlası değildir bu. sürekli yollarda, sıkça yeni insanlar tanıyan ve etrafındakileri çokça izleyen birinin, dil bilgisi kurallarını pek de umursamadan, ne yazdım diye geriye dönüp bakmadan karalanmış, satırlarıdır bu. sen günlük de, ben içimin taşması diyeyim)

1

birikmiş yazılarım var. artık yeterse yeter dediğim bir anda durma devam et yazmaya. geriye ne bırakacaksın ki, söz uçacak yazı kalacak diye, yek kaldığım onca yılın dışa vurumu. insanın kendisiyle yüzleşmesinin dibine vurduğu o anlar vardır ya hani. işte öyle bir şey bu. kendi kendine konuşan bir delinin bir başkası tarafından anlık kaleme alındığını düşünün. e bundan bize ne kardeşim? doğru! peki ya ilgini çekerse? ya içinden bir şey bulursan kendine? herkesin bir köşeye yazmak isteyip de yazamadığını ben yazacağım hem de hiç frene basmadan diyerek iki satır karalamanın neresi kötü ki..sen hiç uçakta 'ulan ben işte böyleyim! diye bağırıp derdini herkese anlatan bir manyak gördün mü? ben gördüm! ya da o filmlerde olan 'hayıııııır' diye sesi gittikçe uzaklaşarak sonunun ne olduğunu bir türlü bilemediğin o adamın sonunu bilebildin mi? ben bildim! hem de bu deliyi bir kaç kez gördüm, bu manyağın kim olduğunu çok iyi biliyorum. neyse okudukça anlar anladıkça da yakarsın bir sigara, içmiyorsan başla!

kendimle olan savaşım, içime haykırışım. şimdi usul usul dinle; ey gönül!

ne zaman nerede yazarım devamını ne zaman eklerim bilmiyorum. şimdilik bu burada bir dursun......... 22.01.2017 barcelona 22:38

2

14 şubat... duydun mu ey gönül bugün sevgililerin günüymüş... al o zaman!

Bir kadın seni seviyorsa sana aittir. Mutlaka bir fotoğrafın vardır bir yerinde odasının onu kaldırtma! Bir kadın seni seviyorsa uyumadan önce dua ediyordur senin adınla başlayan dualar ve biten senin adınla onu susturma! Bir kadın seni seviyorsa sana zarar veremez yalnız genç adam kadınlar vazgeçtikleri adamlara da acımayı beceremez bu da kalsın aklında.. Bir kadın seni seviyorsa koklayarak öper seni, Seni seven bir kadın sevdiği kadar sarılabilirse kemiklerin kırılır. Ve bir kadın seni seviyorsa sen ne kadar güçlüysen o kadar güçlü hisseder kendini onu yanıltma. İlk darbede yere çakılma oğlum, İlk imtihanda sınıfta kalma! Ve asla, Ama asla! Araya umutsuzluğu sokma. Orasıdır kadının şah damarı, umudu.. Kesildiği an, vazgeçer kadın. Sevmekten, Beklemekten, Özlemekten, Hatta dua etmekten… Can havliyle, kaçar. Yakalayamazsın. Artık o kadını üstüne alınamazsın. Sahip çıkamadığın kadına hesapta soramazsın. Kadınları bomba gibi düşün genç adam yanlış kabloyu kesersen onunla birlikte sende patlarsın. Bak oğlum! Bu hayatta her şeyi alırsın yalnız seni seven kadının yoktur fiyatı. Seni her şeye rağmen sevebilen kadını satın alamazsın, Cüzdanın kilo kaybettikçe, sevgileri eksilen sevgililerin olur en fazla.. Falan filan sonra, Bilirsin ya.. Sen sen ol o kadını satma! Bir kadın seni seviyorsa kavga eder. Hem birazdan boğazına yapışacak sanırsın, hem görürsün gözlerindeki korkuyu. Kadınlar susmaz genç adam, susmuş kadın gitmiş kadındır. Susmuş bir kadın için bitmiş bir adamsındır. Bu kadınların değişmez ve değiştirilmesi teklif bile edinilemez olan maddelerinden biridir. Kadın olmanın kuralıdır.. Bir şey daha vardır ki, Kuştur kadın, Ve bir gökyüzü vardır her kadının. Öyle bir havan olmalı ki adamım, Senden göçmediği için, onu dondurmamalısın. Bunu bir zamanlar seni gökyüzü ilan etmiş kadının, başka bir gökyüzünde kahkaha atışını duyunca anlarsın…

(alıntıdır, yazarına selam olsun)

3

02.03.2017 -15:01 yeni evime gelebildim. son iki haftadır haneme üç tren yolculuğu, biri doğudan güneye, diğeri batıdan doğuya olmak üzere iki uçak yolculuğu ekledim.

yüz otuz farklı yüzle muhatap oldum. meşhur bir futbolcunun takım kampında kampında iki kez top sektirdim.

sokak filozoflarıyla gülüşüp, yılın en çok talep gören teknoloji fuarında ülkemden gelen politikacılara globalleşen dünyanın nimetlerini anlatan sunum yaptım.

atlas okyanusuna gökyüzünden bakıp, akdeniz sahilinden yıldızları seyrettim.

bu sonuncusu bana kendimi biraz iyi hissettirmiş olsa da hiç umurunda olmadığını bildiğim, canı sağ olasıca birine onlarca mektup yazdım.

ve hiç ama hiç birine cevap alamadım...

her sabah kahvaltıdan önce en az bir defa puro flamenko, öğle arası bir tane ıptıs çıktıs olmak üzere, bulduğum her boşlukta kulaklığımla bangır bangır yirmibeşmilyonyüzbinkez ağır şarkılar dinledim. ah bu şarkılar yok mu bu şarkılar. gözünüz kör olmasın emi.

gün aşırı iki gözüm babamla laflayıp, canım annemin 'sabır oğlum sabır' deyişinin ardından duasını aldım.

hiç tanımadığım bir kaç kişiyi sırf gülümsetmek için en olmadık yerde gözlerine bakıp iki çift laf ettim. sonra arkama bakmadan ıslık çalarak o bölgeden uzaklaştım :)

bir kişiye telefonda tam bir 'angara bebesi' edasıyla atar yaptım, hak etmişti ama sonra üzüldüm. son üç gündür toplamda en fazla sekiz saat falan uyudum.

ve en az beş kez bulunduğum şehrin binalarına tutunarak yengeçlere taş çıkartırcasına yürüyüşümle yolumu zor buldum :))) oh olsun! (sen anladın)

bunu neden mi yazdım? gönül umduğu yere küser cancağzım. kaç kez, kaç şeye küstüm de koca bir aşk olsunu hak edenlere gıkım çıkmadı. sen de efendilik, ben diyeyim boşvermişlik ya da 'seninle uğraşamayacağım'lık..

sorumluluktan asla taviz vermeyi kabul etmeyen bir işim var. bunun bir de sahne arkası var. mutfağı var. yaptığım işte obsesif derecede hassas biriyim kabul ediyorum. ama bana kalan zamanlarda da kimsenin beni göremeyeceği o şehirlerin kuytularında neler yapıyorum, ne satırlar çıkıyor bu yürekten bir ben bilirim bir de allah.

tabiki hespsini burada yazıp paylaşamam ama merakla bu satırları okuyan arkadaşım;

yaptığım işteki titizlikle 'ey gönlümün her gün taştığı' bu satırları lütfen birbirine karıştırmayasın, hata edersin.

bu dünyaya iki satır bırakmak isteyen amatör bir tavırdan ötesi değil bu.

belki bir gün bunu birileri okur da kendisine içinden bir satır bulur diye hepsi.

-yahu filinta bey, vallahi iyi yerde yaşıyorsun. ne güzel de iş seçmişin kendine ohh.. diyerek gevrek gevrek yüzüme gülenlere yalnızca bir tebessümle karşılık verişimin bir bölümü bu :)

kendi kendime konuşurken kendimi yakaladığım anlardaki kendime gülüşüm.

içimdeki delinin kendini deşifre edişi, sıkıysa sen yap!

kimseye kızdığım ya da küstüğüm de yok. sabah kahvaltısını doğuda, öğle yemeğini uçakta, akşam yemeğini unutup sabaha karşı bir tren garında gözünü açarsan seninde duyguların depreşir. daha doğrusu beynin yanar ;)

e onca hareketlilik, stres ve insanları memnun etme psikolojisinden sonra bir anda böyle yek kalınca da iki satır karalarsın.

yazarın kendine notu; saçmalama! biraz yorgunsun hepsi bu. o dinlediğin ağır müzikleri biraz azalt. az sigara iç ve yengeç gibi yürüme ;)

yazarın okura notu; üç günlük dünya, üzme kendini. biraz tebessüm ettiysen ne mutlu. saygını ve gülümsemeni hiç bir zaman yitirme. sevgini paylaşmaktan çekinme. ve unutma ne yaparsan yap aşk ile yap, en güzeli seni bulacaktır.

ey gönül...

4

şimdi şu iki satırı da buraya bırakıyorum.

olur ya belki lazım olur; duygusallığın zirvesinde yine.. doğan güneşe ve ay ışığındaki gecelere.. iyiye güzele dair her ne varsa.. iz bırakmış güzel insanları hasretle anarak.. tebessüm etmeyi bilenlere.. umutsuzluk yerine umuda sarılanlara.. ve mutsuzluk yerine inadına mutluluğu seçenlere.. duygusallığın zirvesinde yine.. bu da burada kalsın be! nasıl olsa lazım olur diye.. canı sağolasıca'lara.. aşk hek edeni bulacak diye emek verenlere.. ardından küfredilmiş adamlara.. adına şiir yazılmış kadınlara.. bunu da buraya bırakıyorum işte. önce kendi kadehime..

sonra masanın en güzel köşesine.. Haydi, afiyet olsun!

filinta - 19:08 17/03/2017 ''como siempre, en el camino''

5

08.11.2018 Portekiz/Lizbon

Kendime güzel bir bahçe yaptım oynuyorum. Bir tek anahtarı bende olan ve paspasın altında uzunca bir süre kimse için bırakmayacağım güzel bir bahçem var. İçine ailem ve hayatımda var olan bir iki arkadaşım girebiliyor. Evet genelde ve sıklıkla yalnızım. Umurumu bağlar sana ne! Çimlerine bile basmaya kıyamasam da çoğu zaman el emeği göz nuru diktiğim kıpkırmızı gülleri bir gecede parçaladığım da oldu. Sana ne! Şiirler benim, bağlamanın teli, gitarın akordu, kemanın namesi ben. Anlayana selam edip anlamayana söven de ben. Toprak benim, avuç kadar arazi benim, içindeki ben, belki de ölünce oraya gömülecek olan ben, sen git kendi bahçende oyna. Gece benim, yıldızlar benim, dert diye içime attığımı iki teke hiç eden benim. He olmazsa içinde boğulan da benim, diktiğim ağaca sarılıp ağlayan da ben. Kendi bahçemde oynuyorum. Kime ne!

-

Bugün İspanya’da karantina altında 10. günüm.

Sokağa çıkma yasağında verilen süre 4 haftaya çıkartıldı ve bu sürenin 6 haftaya çıkartılması konuşulurken, gün be gün artan vaka ve ölüm sayılarını takip etmek istemiyorum artık. Zaten on binleri geçtikten sonra da ipin ucunun kaçtığını fark edip sadece kabulleniyorsunuz.

Eyalet polislerinin haricinde askerlerin de artık sokaklarda görülmeye başladığı şu günlerde, ülkede bulunan otellerin bir çoğu da hastaneye dönüştürüldü. İtalya’nın sadece 4 gün gerisindeyiz ve tam anlamıyla aynı şeyleri yaşıyoruz. Kontrolsüz bir şekilde gidiyoruz.

Gün kavramını tamamen yitirdim. Karanlık olunca akşam oldu, aydınlık olunca sabah olmuş diyorum. Saat kaç inanın bakmıyorum. Gece kahvaltı, sabahları akşam yemeği hazırladığım bile oluyor. Günde en az 10 km yürüyen ben, iki günde 100 adım bile atmamışımdır. İp atlıyorum sürekli “Acı yok Rocky, acı yok” diye başlayıp “Edriyııın” diye bitiriyorum ama nereye kadar. Daha şimdiden kaç kilo almışımdır kim bilir.

Zorunlu olmadıkça gitmenin yasak olduğu markete firar ettim iki gün önce. Bir kaç metre mesafe kuralıyla nizama sokularak içeri alındığımız için reyonlarda olan bir iki maskeli firariyle göz göze geliyorsun haliyle.

Normalde kaç saniye sürebilir ki biriyle göz göze gelmek? Ben o an “her kişiyle” bunu yaşadığımda, oturdum anlattım, yedik içtik, sohbet ettik, o anlattı ben dinledim. Ben anlattım o dinledi. Bir şeye ihtiyacın olursa ara dedim, o da aynısını tekrar etti falan...

Herkesin birbirine yarı vebalı bakışı altında gerçekleşen bu bir kaç saniyelik bakışmalı uzun sohbet sonrası, ben raftan alacağımı alıp sıramı başka bir firariye saldım.

Dönerken evlerine hapsolmuş insanların camlarından, benim gibi profesyonel bir firariye, ben gözden kaybolana kadar nasıl aralıksız baktıklarını fark ettim.

Yolda karşılaştığım teyzenin benimkinden daha güzel ve kaliteli olduğu besbelli maskesine gıybet ederek evime döndüm.

Olsun benim de eldivenlerim daha güzel...

Hiç kimsenin kimseyi tanımadığı bir yerde, birbirlerine dolu dolu bakan, bir şey değil çok şey anlatmak isteyen, yardıma ihtiyacın var mı diye iyilik meleğine dönüşmüş maskeli yüzler(!) ve ardındaki manalı gözleri size istesem de anlatamam.

Tabi eve girdikten sonra nasıl kendimi çitileyerek yıkadığımın ayrıntılarını burada detaylandırmayacağım. Yıkamak, temizlemek başka bir şey. 33 yaşındayım, kendimi çitilemeyi öğrendim. O kadar diyorum.

Sabah akşam hiç durmadan İspanya’daki arkadaşlarımla toplantı halindeydim. Pek telefon konuşması tadında değil de, sürekli gelişmeleri paylaştığımız için cepheden cepheye strateji veren komutanlar gibiyiz aslında. Arada tabi “moral vermecilik” ve “moral bulmacılık” oynuyoruz.

Her akşam İspanya saatiyle 20:00’da balkonlara çıkıp önce sağlık çalışanlarına moral verip ardından birbirimize el sallıyoruz. “Biz de aynı durumdayız, biz de...” uzaktan sarılmacalar işte.

En çok el sallayan, en çok karantinalı gibi kendini harap eden de var, dün akşam karşı balkonda gördüğüm alkışlar ve şarkılar bitikten sonra gözlüğünü çıkartıp göz yaşını silen de...

Bütün duygularımızın birbirine girdiği an her akşam 20:00, yer: pencere ya da balkon.

Kendinizi “eyleyecek” şeyler bulmanız gerek. Herkes camlardayken telefonun ışığını açıp karşıya doğru sallayarak tuttuğunuzda hemen onlar da aynısını yapıyor. Serde tribüncülük var tabi, az yapmadık kale arkasından maratona. Önce bir denemek istedim, sonra baktım herkes deplasmanda.

Hemen de adapte oldu tüm komşular. İki dakika sonra zaten bütün binalar ışıl ışıl. Ah bir de karşılıklı beste söyleyebilsek...

Tee ilerideki binada bir çift var, ben hangi hızla sallarsam aynı şekilde sallıyorlar telefonlarını. Aramızda ortak bir dil bile bulduk. Henüz harfleri çıkartamadık ama olsun, moral buluyoruz. Kim derdi ki insanların dumanla anlaştığı bir çağdan yüz yıllar sonrasının Avrupa’sında bunları yaşayacağız.

Bunlar da kayıtlara geçsin sevgili kardeşim. Şu karantina ve ev hapsi bir bitsin ilk işim onları bulup bu günleri yad etmek olacak. Söz.

Türkiye’deki ailem, sevdiklerim sağ olsun hiç yalnız bırakmıyorlar. “Evladım nasılsınız, ne yaptınız?” sorusuna farklı bir cevap veremesem de varlıklarını hissetmek bu günlerde bambaşka.

Gelelim sosyal medyada hali hazırda yapılan geyiklere. Ve insanımızın bu durumu hala ciddiye almayışına. Çok kızıyorum! Cehaletin virüsten daha tehlikeli olduğunu hayretler içinde izliyorum. Sizler de anlayacaksınız ama çok geç olmasından korkuyorum. İnsanlarımız bunu artık görsünler diye bas bas bağırdım ve elimden geldiği kadar da duyurmaya çalışıyorum ama bazı insanlar gerçekten çok şuursuz! Hem yapılan geyikleri hem de bazılarının birbirini teselli ederken verdiği örnekleri gerçekten anlamam çok zor. Anlayamayacağım da!

Önce “bilmem kaç derecede ölüyormuş abi bu virüs” diye bir tez vardı. Sonra baktık ki öyle bir şey yok. Ardından “neyse abi yapacak bir şey yok, zaten yüzde üç ölüm oranı varmış” giden gider kalan sağlar bizimdir” diye bir şey çıktı. Teselli mi avuntu mu bilemedim. De öyle olmuyor işte... Hangi üç kişi?

Şimdi bir kağıda en sevdiğiniz yüz kişinin adını yazın ve üçünden vazgeçin de görelim hadi!

Hadi yapabilir misiniz? Bunları düşünmemek için kendimi oyalayacak bir sürü şey yapsam da, bazen beceremiyor gibiyim. Kabul.

Şunu da bilmenizi isterim. Evden çıkmamanız gerektiği ya da keyfi olarak çıkmak istemediğiniz zamanla, yasak ve başka çarenizin olmadığı zamanki etkisi aynı olmuyor. Uyandırayım!

Bir yanım;

Bu böyle sürüp gitmeyecek, hadi bir kitap daha oku bitir, bozma diyor moralini.

Bir yanım; rakı sofrasındaki dördüncü duble sessizliği...

Değişik bir kabulleniş işte. Zaten öyle başlamadı mı? Önce bir iki vaka, sonra ilk ölümler. İşlerimiz aksadı dedik. Ne kadar daha iş sıkıntıya girer ki soruları ve cevap bulamayışları geldi ardından. Sonra sınırlar kapandı. Sonra satış yerleri. Sonra karantina ve sokağa çıkma yasağı. Şu an sadece hayatta kalma mücadelesi. Gerçek bir hayatta kalma hikayesi. Endişelerimizin boyutunun ne kadar hızlı değiştiğini dev ekranlarda izlerken, başrolde bizler, gelecek bölümde neler olacağını merakla bekliyoruz işte.

Dünya gündemini ve yaşadıklarımızı bu şekilde takip ederken, şu an sadece hayatın bana sunduğu güzellikleri düşünmek istiyorum. Ve bugüne kadar ne yaşattıysa ona şükür ve teşekkür ediyorum.

Neyim varsa elimde, bir başka kıymet veriyorum.

Bir de sabah akşam yanıma sokulan, yüreğime dokunanla aynı çatı altında mahsur kalmanın verdiği huzur var. Bir çıt sesi kadar yakınımdaki bir çift el, iyi ki var!

Ve bir şehirde asla duyamayacağınız kadar çok kuş sesi var. Benim ancak doğa yürüyüşlerinde bu kadar net duyabildiğim ve ayırt edebildiğim sesler. Şu an bunları yazarken abartmıyorum günün en az on beş saati duyduğum kuşlar... Çok büyük moral kaynağım onlar. Hepsinin hakkını vermek istiyorum. Var olsunlar. Kuşlar ötüyorsa hayat vardır arkadaşım. Kuşlar ötüyorsa güzel şeyler olacak demektir. Umut vardır.

Kendimiz ve inandığımız şeyler uğruna ayakta kalmamız gereken zamanlar var.

Biliyorum; güzel kalpli insanların dilekleri var üzerimizde, anne ve babalarımızın duaları var.

Geceye sabredene müjdelenen bir sabah var.

Karamsarlık en büyük düşmanımız olsun.

Yan yana, can cana halledeceğiz.

Gerekiyorsa sıfırdan yeniden başlayacağız!

Filinta

22.03.2020 İspanya

Seyir Defteri
En son gönderiler